Kaybedenler Kulübü: Kendilerine Özenen Jenerasyon ve Kadın Hakları Dışında Ortada Kaybedilen Pek Bir Şey Yok

0
40
Görüntüleme

Geçtiğimiz gün Kaybedenler Kulübü’nün devam filmi olan ‘’Kaybedenler Kulübü Yolda’’ filminin teaserı yayınlandı. Devam filminde de ilk filmdeki ‘’kaybediş‘’ kafası devam edecek gibi gözüküyor. Aslında film eğer ‘’road trip’’ mantığında geçecekse ilk filmde yakaladıkları ‘’Çok yalnızım’’ diye gezen genç kitlenin şimdilerde yükselen  kampçılık, seyahat, yolculuk trendine kapıldığını düşünürsek, onları bir kere daha yakalayarak ticari olarak bence gayet başarılı bir hamle yapmış olurlar.

Kaybedenler Kulübü 90’lı yıllarda 7 yıl boyunca süren ve oldukça fazla sayıda insanı kendisine bağlamış bir radyo programını konu alan yaşanmış bir hikaye. Kaan Çaydamlı, Mete Avunduk ve çevrelerinin hikayesi. Kaybedenler Kulübü ilginç bir film. Seveni ve sevmeyeni çok keskin bir şekilde ayrılıyor. O dönem radyo yayınını dinlemiş insanlar için geçmişleriyle, yaşanmış güzel anılarıyla bağ kurabildikleri bir film. Fakat benim de içinde bulunduğum bir kesim tarafından da oldukça tepki çeken bir film.

Benim bu filmle ilgili birçok sıkıntım olmasına rağmen, filme iki konu özelinde özellikle kızgınım. İlki;  belli bir yaştaki genç kuşağın bu film yüzünden Beat Kuşağı’nı oldukça yanlış anlaması. Burada kastettiğim filmdeki karakterlerin Beat Kuşağı’nı anlamamış olması değil, tam aksine filmdeki karakterler gerçek hayatlarında belki de bu ülkede Beat Kuşağı’nı en iyi anlamış insanlar. Fakat şu dönem ilk gençliklerini yaşayan insanlar bu filmin etkisiyle Beat Kuşağı’nı tamamen yanlış anlamış durumda ve Kadıköy’de gördüğümüzde gözlerimizi devirdiğimiz bir kitle oluştu. ‘’Bu filmin suçu mu?’’ diye sorabilirsiniz. Kesinlikle filmin suçu çünkü; 50’lerin Beat’inde üretim ve olumlama varken bu filmin anlatısı sebebiyle etkilediği kitlede ortaya tüketim ve olumsuzlama çıkıyor. Yalnızca içip, sevişerek geçen bir hayat aktarımı var. Üstelik ne yazık ki film bunu birazdan anlatacağım üzere sürekli olarak eril bir dil ve bohem hayat sinizmi üzerinden yapıyor. Sonuç olarak bu yanlış anlatı sebebiyle aslında mesele bir başka ‘’Kaybediş Hikayesi’’ olan Emrah Serbes sonunda T Yok’a geliyor.

Filmle ilgili kadın meselesine geçmeden önce biraz içeriği ve biçiminden bahsetmek istiyorum. Teknik olarak hızlı bir kurguyla film radyo programı yapısına yaklaştırmak istense de, bu hızlı ve animasyonvari geçişler, ekranı ikiye bölmeler filmin temel duygu motivasyonu olan ‘’Yalnızlık’’ temasına hiç uymuyor. Filmden o duygusallığı asla alamıyorsunuz. Birçok insanın oldukça beğendiği replikler sanırım sadece bana aslında tüm o jelatinleri çıkınca filmdeki duyguyu bana asla yansıtamamış altı boş replikler gibi geliyor. “Bir kürenin üzerinde yapılan bütün yolculuklar, aslında yalnızca başlangıç noktasına yaklaşmaya yarar”“Yine sabah olacak, yine yeni bir gün başlayacak ve ben yine öleceğim” Peki. Aslında ‘’kaybediş’’ hikayesini de konuşmak gerekiyor. Bu insanlar yayınevleri, barları, motorları olan bohem insanlar. ‘’Mis gibi hayat yaşıyorlar, ne kaybetmesi?’’ düşüncesini bir kenara bırakırsak, zira ortada maddi bir kaybediş olmadığı oldukça ortada. Buradaki kaybediş ‘’modern kent insanının varoluşsal’’ kaybedişi. Bu arada asla kaybediş hikayelerine karşı değilim. Hatta yakın dönem filmlerinden örnek verirsek geçen yıl En İyi Orijinal Senaryo ve En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı alan Manchester by the Sea filmindeki büyük kaybediş hikayesini film boyunca iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Film derdini bohem aforizmalarla anlatmak yerine iki sekansla anlatıyor. Duyguyu verebilmek için mutlaka çok damar müziklere ve ağdalı sözlere gerek yok. Kaybedenler Kulübü’nde o dönemin ruhunu, koşullarını bilmeyenlerin anlayabileceği hiçbir ibare yok. Bu filmin ve hemen hemen aynı dönemde ortaya çıkan Issız Adam ve türevi filmlerin en temel sıkıntıları; anlatmaya çalıştıkları, orta sınıf ve orta sınıf üstü insanların varoluşsal yalnızlıklarını yalnızca erkeklerin bağlanamama sorunu üzerinden betimlemeleri.KAybedenler Kulübü 2 - filmloverss

Kaybedenler Kulübü: İzlediğim En Seksist Filmlerden Biri

Kaybedenler Kulübü izlediğim en seksist filmlerden biri olabilir. Vizyona girdiği dönemde de sinemadaki cinsiyetçiliğe dikkat çeken ve erkek egemen bakışın sinemadaki yansımalarını deşifre eden Altın Bamya Ödülleri’nden, sonuna kadar hak ettiği iki Altın Bamya ile ayrıldı.

Kendilerine hayran olan heyecanlı kadınlarla sadece seks ama iyi eğitimli, modern Zeynep’le aşk, ciddi ilişki. Sahi Kaan, Zeynep’e neden aşık oluyor? Motivasyonu ne? Kendisinin söylediği gibi  “İnsan karar vererek aşık olmaz. Sadece bir bakar, olmuş” Yoksa Zeynep “hemen ilk geceden” Kaan’la yatmadığı için mi? Olabilir mi?

Kadınları yalnızca bir meta olarak gören, bir gece önce birlikte olduğu kadına tüm arkadaşlarının arasında ”Ya senin adın neydi?” diye soran Mete de oldukça cool bir tip değil mi?

Filmdeki tüm erkekler, entelektüel, cool, her şeyi çözmüş tipler. Kadınlar ise alabildiğine yüzeysel karakterler. Yurttaki genç kadınlar radyo programını dinlerken bu ”kadın dostu” karakterlerimizi iç çekerek dinlerler. Barada bulunan her kadın onlarla yatmak için orada bulunan birer metadan başka bir şey değildir. Ciddi ilişki yaşanacak kadın ise onlardan farklı olmalıdır. Filmin bu kadar bohem ortamda bile alttan alta namus bekçiliği yapmayı başarabilmesi de çok ilginç. En üzüldüğüm şey ise:  “Kadınların özelliği ne biliyor musun? Seni sen yapan özelliklere âşık olup sonra senden o özellikleri almaya kalkıyorlar” repliği geçen kadını kategorize etmelere doyamamış bir filmi kadınların bu kadar canhıraş savunması…

Kitabevi sahibi, bar sahibi, restoran sahibi ıssız adamlar… Onların  varoluşsal yalnızlıkları, yalnızlıklarını parçaladıkları bohem sinizmi ”kaybediş hikayeleri”… Bu hayatın tüm kaygısını, efkarını çeken erkekler, onların hayatlarında yalnızca bütünleyici bir unsur olarak bulunan, asla söz hakları bulunmayan, ”hafifmeşrep” kadınlardan farklı, eğitimli kadınlar ve ”Ben seni üzerim” klişesi üzerinden bir ayrılış, kaybediş…

”Kaybedenler Kulübü Yolda” geliyor. Filmdeki kadına bakış açısını çok değiştireceğini zannetmiyorum ama umarım bu sefer bir jenerasyonu derinden etkilemez, zira Kadıköy bir ”kaybediş furyası” daha kaldıramaz, ve umarım bu filmden sonra Facebook’ta her aforizmayı Nejat İşler’e söylettirdikleri akım tekrar geri gelmez. Bir de, bazen denk geldiğim için bir şeyi belirtmek istiyorum: Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ile, bu arkadaşların tutunamaması, kaybedişleri birbirinden farklı şeyler. Rica ediyorum. Dikkat edelim, bunu yapmayalım.

BURAK ÜLGEN

Kaynak : www.filmloverss.com

(Visited 12 times, 1 visits today)